Gece Gökyüzü neden bu kadar karanlık?


Gece Gökyüzü neden bu kadar karanlık?

Gökyüzü; binlerce yıldır insanları düşünmeye, sorgulamaya ve hayranlık duymaya iten sonsuz bir tablo.

Gece Gökyüzü neden bu kadar karanlık?

Gökbilimciler gündüz bizi ısıtan Güneş’e bakıp, geceleri ise loş ışığıyla Ay’ı ve yıldızları merak edip astrofiziğin temellerini attılar. Gökyüzündeki her bir cisme gezegen, yıldız gibi isimler taktılar. Size bir soru sormak istiyorum. Eğer evren sonsuzsa ve sonsuz sayıda yıldız içeriyorsa, yani her yönden sonsuz miktarda ışık bize geliyorsa geceleri neden karanlık? İlk bakışta çok kolay bir soru gibi geliyor değil mi? Gece gökyüzü karanlık çünkü Güneş yok. Bence çok da emin olmayın. Bakın bu fotoğrafta Güneş var fakat uzay hâlâ karanlık. Gündüzleri gökyüzünün aydınlık olmasının sebebi elbette Dünyamızın bir atmosferinin olması. Güneş’ten gelen beyaz ışık Dünya atmosferinde yol alırken birçok parçacıkla çarpışarak saçılır. Böylece mavi bir gökyüzüne sahip oluruz. Bu fotoğrafa tekrar bakacak olursak o zaman sorumuzu belki de şöyle değiştirmeliyiz. Uzay neden karanlık? Eski evren görüşünde, evrenin sonsuz ve durağan olduğu görüşü hakimdi. Ama bu işin aslının böyle olmadığı geçen yüzyılda anlaşıldı. Düşünsenize ezelden beri var olan bir evrende bulunan sonsuz yıldız olsaydı, şu anki görüş alanımdan çıkan bütün doğrular beni bu sonsuz sayıdaki yıldızlardan birine götürürdü. Çünkü evren ezelden beri var ve milyarlarca ışık yılı uzakta olsalar bile o yıldızların ışıklarının ulaşması için gereken zaman geçmiş. E böyle olunca da gökyüzünün her noktası ışıl ışıl olmalıydı. Bugün evrenin ezelden beri var olmadığını biliyoruz. Buna rağmen sadece bizim galaksimizde bile bulunan milyarlarca yıldızla beraber tüm evrende yeterince fazla miktarda, hatta dünyadaki her kum tanesine karşılık evrende 1000 adet yıldız olduğunu biliyoruz. E o zaman yine de uzay yıldız ışıklarıyla ışıl ışıl parlıyor olmalıydı değil mi? Ama parlamıyor, hatta bayağı karanlık, ama neden? Çünkü evrenin bir geçmişi var. Evren büyük patlamayla oluştu. Einstein, 1915 yılında Genel Görelilik Kuramını ortaya atmadan önce, fizikçilerin büyük çoğunluğu evrenin sonsuz olduğunu ve başından beri hep statik yani durağan olduğunu düşünüyorlardı.

Gece Gökyüzü yıldızlar olmasa ne olurdu?

Böyle olunca sonsuz evren sonsuz sayıda yıldız içerecek dolayısıyla en uzaktaki yıldızların ışığı da yakındakilere eklenerek bize ulaşacak, bize gelen ışık da sonsuz olacaktı. Baktığımız her yönde bir yıldız bulunacağından, gökyüzü bir yıldız yüzeyi kadar parlak olacaktı. İşte bu paradoksa Olbers Paradoksu deniyor. Alman hekim ve astronom Heinrich Olbers, 1823 yılında yazdığı makalesinde, sonsuz ve durağan bir uzayda çok fazla yıldız varsa, uzayın karanlık değil, tamamen aydınlık olması gerektiğini savunmuştur. Fakat enteresandır; bu paradoksa ilk doğru yaklaşım bir bilim insanından değil, bir yazardan gelmiştir. Edgar Allan Poe, 1848 yılında yazdığı Evreka adlı denemesinde şöyle demiş: “Yıldızların sayısı sonsuz olsaydı gökyüzünün her yanı eşit derecede parlak olurdu, yani gökyüzünün her noktasında bir yıldız olurdu. Oysa gökyüzüne teleskoplarla baktığımızda hiçbir ışığın gelmediği boş bölgeler görebiliyoruz. Bu bölgeler henüz ışığın bize ulaşamadığı yerlerdir.” 1700’lerin sonlarına kadar Güneş Sistemi dışında kalan her şey astronomlar için bir nevi hayaldi. Astronomi bu zamana kadar Dünya, gezegenler, uydular ve kuyruklu yıldızlardan ibaretti diyebiliriz. Yıldızlar bir çeşit gizemdi sadece. Hele ki başka galaksilerin varlığından kimsenin haberi dahi yoktu. Olbers Paradoksu’nu açıklamak için bazı önermeler yapıldı. Bunlardan birine göre yıldızlarla Dünya arasındaki uzay boşluğunda bulunan gaz ve toz bulutları ışığı kesiyor ya da soğuruyordu. Bu doğru olamazdı; çünkü toz, enerjiyi soğurduğu kadar yaymak durumundaydı. Bir başka önerme ise, evrende sanıldığından daha az yıldız olmasının bunda etkili olduğunu ileri sürdü. Bu da doğru olamazdı; çünkü gökyüzü, küresel bir biçimde her yönde ışıyan yıldızlarla doluydu. Bu paradokstan çıkışımız evrenin ezelden beri var olmadığı, Büyük Patlama ile oluştuğunu anlamamızla oldu. Yani evren hem gençti; hem de genişlemekteydi. Şimdi evrenimizin bugünkünden çok daha genç ve küçük olduğunu düşünün. Evrenin bir ucunda bulunan bir ışık demetinin dünyamıza doğru yola çıktığını varsayın. Fakat ışık demeti yolculuğuna devam ederken evren sürekli genişliyor. Üstelik artan bir ivmeyle. Evren genişlediğinden ışığın geçmesi gereken yol da giderek artıyor. Dolayısıyla bu ışık demeti Dünya’ya ya hiç ulaşamayacak ya da o ulaştığında biz burada olmayacağız. Belki Dünya bile olmayacak. Big Bang’ten bu yana geçen 13.7 milyar yıl içinde hangi gök cisimlerinin ışığı bize ulaşmak için yeterli zamanı bulduysa onları görebiliriz. sonsuz

Gece tüm yıldızlar görünür mü?

Görebildiğimiz yıldızlar bölgesi gözlemlenebilir evren olarak bilinir ve gözlemlenebilir evrende gece gökyüzünü ışıl ışıl yapmaya yetecek kadar yıldız yoktur. Gökyüzündeki karanlık bölgeler, bu uzak yıldızlardan bize ışığı gelemeyen yıldızların bölgeleridir. Ayrıca evrenimizin genişlemesi sonucunda bazı yıldızların ışıkları kırmızıya kayıyor. Bu durum onların elektromanyetik spektrumun görünür bölgesine katkısı olmadığı anlamına geliyor. Yani uzaklaşan bir kaynaktan yayılan fotonların enerjisi azalıyor ve insan gözünün görebileceği skalanın dışına çıkıyor. Buna Doppler Etkisi deniyor. Doppler Etkisi adını ünlü bilim insanı ve matematikçi Christian Doppler’den alıyor. Doppler demiş ki; dalga özelliği gösteren herhangi bir fiziksel varlığın frekans ve dalga boyu, hareketli bir gözlemci tarafından farklı zaman veya konumlarda farklı algılanabilir. Aslında günlük hayatta hepimizin yaşadığı bir etki bu. Size yaklaşan bir araçla uzaklaşan bir araçtan çıkan sesleri neden farklı duyarız hiç düşündünüz mü? Mesela bir ambulansın kendisine yaklaştığını gören gözlemci, ulaşan siren sesini kısa dalga boyu ve yüksek frekansla duyarken, kendisinden uzaklaştığını gören gözlemci ise siren sesini uzun dalga boyu ve düşük frekans aralığıyla duyar. Bu bazen işimize de yarar bu tarz olaylarda bir ses kaynağının bize yaklaştığını ya da uzaklaştığını daha rahat anlarız. Sonuç olarak; gecelerin karanlık olması, daha doğrusu uzayın karanlık olması, evrenimizin genişlemesine destek veren kanıtlardan biri durumunda. Evrenin yaşı 13.7 milyar yıl olduğu için, biz evreni yaşının izin verdiği ölçüde gözlemleyebiliyoruz. Aslında bu bile ne kadar muazzam değil mi? Düşünsenize şu anda kafanızı kaldırıp gökyüzüne bakıyorsunuz ve o gökyüzündeki yıldızdan çıkan ışık fotonları milyonlarca hatta milyarlarca yıldır uzay boşluğunda yol almış ve tam da şu anda sizin gözünüzden içeri giriyor. Artık o baktığınız yıldızdan belki eser bile kalmamış. İşte size zamanda yolculuk. 1 milyar yıl öncesini gördünüz. Bütün bunlar çok güzel keşifler, çok güzel sorular. Ama iş soru sormaya ve hayal etmeye gelince benim aklıma ilk gelen isim Albert Einstein oluyor. Bir süredir hakkında daha fazla bilgi öğrenmeye çalıştığım bir bilim insanı o. Einstein, öyle bir hayal gücüne sahipti ki evreni algılama şeklimizi temelinden yıkıp bambaşka bir anlayış, bambaşka bir bakış getirdi. Özel ve Genel Görelilik Kuramları’yla, tüm dünyadaki insanlara hayata ve evrene farklı bir pencereden bakmayı öğretti. Ben Einstein’dan çok ilginç şeyler öğrendim ve bir sonraki videoda sizlere de anlatmak istiyorum. Şimdilik hoşçakalın. Ben Kar Saçlı Adam.

Sonsuz ile ilgili bir video

Bu kısa video’yu izleyerek Sonsuz hakkında detaylı bilgi alabilirsiniz.

comments powered by Disqus